Gezi Tayfası gezi tatil görülecek yerler

Homeros’tan bugüne Troya’nın öyküsü

0 7

Prof. Dr. Rüstem Aslan – Troya Kazı Heyeti Başkanı

Troya Ören Yeri, Anadolu’nun batı ucunda, Çanakkale Boğazı’nın güney girişinde yer alır. Antik Dönem’de Troas olarak adlandırılan bölge, günümüzde Biga Yarımadası olarak tanımlanmaktadır. Burası, Doğu Akdeniz, Ege ve Marmara denizleri ile Asya ve Avrupa kıtalarının geçiş noktasıdır. Troya, Karamenderes (İlyada’daki adı Skamandros) ve Dümrek (Simois) ırmaklarının vadileri arasındaki bir platonun eteğinde, boğaz kıyısından 4.5 km uzaklıktadır. Homeros’un M.Ö. 730’larda yazıya geçirdiği kabul edilen İlyada Destanı’nda, Troya ve yakın çevresi oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Destandaki pek çok ayrıntı bugünkü coğrafyaya büyük oranda uyar.

Destandan gerçeğe

19. ve 20. yüzyıl başlangıcında birçok klasik filolog, destanın içeriğinin kurgudan başka bir şey olmadığını ve destanda gerçek payı bulunmadığını belirterek eleştirel çalışmalar yapmışlardır. Ancak 17. ve 18. yüzyıldan, Aydınlanma Çağı’ndan itibaren, antik tarihe duyulan ilgi, Homeros destanlarının yeniden okunmasını, böylelikle Troya’nın yeniden gündeme gelmesini sağlamıştı. Destanda adı geçen Çanakkale Boğazı, adalar ve hatta bazı akarsular kolayca bulunabiliyordu. Bölgeyi ziyaret eden gezginler, “Priamos’un kalesi”nin nerede kurulmuş olabileceği hakkında fikir yürütüyordu. Eski Yunan ve Roma geleneğinde, buranın Troya/İlios olduğu biliniyordu ancak 11. yüzyıldan itibaren kentin tam olarak nerede olduğu unutulmuştu.

Nerede bu Troya?

Orta Çağ’da Troya’yı bulmak isteyen gezginler Ege kıyısında gördükleri Alexandria Troas ya da Siegon gibi yerleşmeleri Troya sanmışlardır. Bu konudaki ilk sorgulayıcı lokalizasyon çalışması 17. yüzyılda George Sandys (1610) ve George Wheeler (1675) tarafından gerçekleştirilir. Bu iki gezgin Troya’nın kıyıda değil, daha iç kesimlerde aranması gerektiğini savunur. Fransa’nın İstanbul’daki elçisi Comte de Choiseul-Gouffier, bölgede yaptığı çalışmalarla ilk kez Troya lokalizasyonu konusunda temel bir coğrafik veri sunar. Bu çalışmalar, tüm Kuzeydoğu Ege’nin kartografik olarak belgelenmesi çalışmaları kapsamında, elçi olduğu 1874 yılında başlatılmış ve görevden alındıktan sonra ise kısmen 1820’ye kadar sürdürülmüştür. Comte de ChoiseulGouffier’nin özel sekreteri Jean-Baptiste Lechevalier, 1785-87 yıllarında katıldığı bu çalışmada Troya Ovası’nın güney köşesini yoğun bir şekilde incelemiş ve Troya’nın yerini tespit ettiğini ileri sürmüştür. Burada, Ballıdağ olarak adlandırılan tepedeki antik yerleşme ilginç veriler sunar. Her şey Homeros’un destanlarında anlatılanlara uymaktadır: Kale, aşağı kent, kahramanların mezar tepeleri, ırmaklar ve su kaynakları. 1791’de yayınlanan bu keşif ve teori, yaklaşık bir asır araştırmacıların en önemli çıkış noktası olur.

Hisarlık Tepe

Günümüzde artık Troya olarak kabul edilen Hisarlık Tepe’den ilk kez, yine ChoiseulGouffier’nin asistanı olan Franz Kauffer bahseder. 1803’ten itibaren Kauffer, Hisarlık Tepe’yi “İlion” olarak lokalize eder. 1801’de Troas’ı gezen Edward Daniel Clarke de Klasik Dönem İlion sikkeleri görür ve araştırmalar sonucunda buluntu yerinin Hisarlık Tepe olduğunu anlar. Buraya yaptığı ziyarette İlion lokalizasyonunu kesin olarak ispatlayan yazıtlar bulur. Hisarlık Tepe’nin Klasik Dönem İlion’u; Ballıdağ’daki yerleşmenin ise Troya olarak kabul görmesi çelişkili değildir. Çünkü Antik Dönem coğrafyacısı Strabon bu iki yeri farklı yerleşmeler olarak kabul eder. Fakat zamanla Ballıdağ’ın Troya olduğu teorisi zayıflar. Çünkü buluntular çok fazla değildir; üstelik denizden de çok uzaktadır, su kaynakları ise sıcak değildir. Destandaki anlatımlara uymayan özellikler buranın Troya olmadığı görüşlerini güçlendirir.

Dönüm noktası

Troya’yı bulma araştırmalarındaki dönüm noktası, 1820 yılında daha önce bölgeyi hiç ziyaret etmemiş olan Charles Maclaren’ın Troya topografyası konusunda yayımladığı makaledir. Maclaren iki yıl sonra makalesini kitap olarak yayımlar. Hisarlık Tepe’yi 1863’te ziyaret eden Maclaren, aynı yıl kitabını genişletir. Bu konudaki tüm yayınları inceleyen ve Lechevalier’nin iki nehri hatalı lokalize ettiğini saptayan Maclaren, Homeros’un destanlarında iki nehrin Troya önlerinde birleşerek Hellespontus’a döküldüğünden bahsetmektedir. Bu tanımlara sadece Hisarlık Tepe uymaktadır. Maclaren’ın 1863’te kitabını yeniden yayınlaması, Çanakkale’de yaşayan İngiliz Frank Calvert’ın dikkatini çeker. Calvert, Hisarlık Tepe’de satın aldığı arazide 1863 ve 1865’te küçük çapta kazılar yapar. Hisarlık/Troya özdeşleştirilmesi bu kazılardan sonra tartışılmaya başlanır.

Schliemann’ın çalışmaları

Maclaren’ın tezinden haberi olmayan H. Schliemann, 1868’de Troya’yı bulmak için bölgeye gelir ve Ballıdağ’da birkaç haftalık kazı yapar. Elde ettiği veriler onu, buranın Troya olabileceği konusunda ikna etmez. Çanakkale’de Calvert ile tanışırlar. Calvert, Hisarlık Tepe’yi ve yaptığı kazıları anlatır. Schliemann zamanı olmadığı için Hisarlık Tepe’yi ziyaret edemez. Calvert’in anlattıklarına ve mektupla yazdıklarına inanan Schliemann, Hisarlık Tepe’de kazı yapmaya karar verir. 1869 yılında ise Yunanistan ve Troas gezilerini doktora çalışması olarak Rostock Üniversitesi’ne (Almanya) sunar. Tek başına Troya’yı keşfettiğini yazdığı tezi kabul edilir. Schliemann, Troas gezisinden bir yıl sonra doktoralı bir Homeros tutkunu olarak, bölgeye bu kez kazılar yapmak için gelir. Hisarlık Tepe’de kazılar başlar ancak hem izni olmadığı için hem de arazi sahibinin şikâyeti üzerine kazıları durdurulur. Uzun uğraşlar sonunda izin alır ve 1890’daki ölümüne kadar aralıklarla kazıları sürdürür. Schliemann’ın 1873’te bulduğu ve yaklaşık 1200 yıllık bir tarihleme hatasıyla “Priamos Hazinesi” olarak adlandırdığı hazine buluntusu, dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Schliemann bu hazineleri Almanya’ya kaçırır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaş ganimeti olarak Rusya’ya götürülen buluntular halen Moskova’daki Puşkin Müzesi’nde sergilenmektedir. Schliemann, hırsı ve dikkatsiz kazısı nedeniyle Troya’daki kalıntıların büyük bir kısmını da tahrip etmiştir. Schliemann’ın ölümünden sonra kazılar, 1893-94 yıllarında arkadaşı Mimar Wilhelm Dörpfeld tarafından gerçekleştirilir. Dörpfeld, Troya’nın katmanlarını keşfeder. Uzun bir aradan sonra, 1932-1938 yılları arasında Amerikalı Arkeolog Carl W. Blegen, Troya’da yeniden kazılar gerçekleştirir. Blegen yaptığı yayınlarla Troya merkezli modern Ege arkeolojisinin temellerini atar.

Korfmann’ın perspektifi

50 yıllık bir aradan sonra ise, halen devam eden yeni dönem kazıları, Tübingen Üniversitesi’nden Manfred Osman Korfmann tarafından 2005’teki ölümüne kadar sürdürülmüştür. Korfmann kazıları, Troya ile ilgili yeni bir perspektif açar. Troya’nın Son Tunç Çağı’nda Anadolu karakterli bir kent olduğunu ve yine bu dönemde kentin savunulmuş bir aşağı kente sahip olduğunu ortaya koyar. İki kıta (Avrupa ve Asya) ve iki büyük denizin (Ege ve Karadeniz) kesiştiği, stratejik açıdan önemli konumu, Troya’nın 3 bin yıl boyunca sürekli yerleşim görmesini sağlamıştır. Kazılarda, aşağıdan yukarıya doğru farklı 10 ana yerleşim (kent) ve yüzlerce yapım evresi saptanmıştır. Troya Ovası alüvyonlarla dolar ve Son Tunç Çağı sonrasında kent jeopolitik önemini kaybeder. Ancak M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren Homeros destanları nedeniyle kutsal bir yer özelliği kazanır.

Üç alanın verileri

Hisarlık Tepe’nin Troya olup olmadığı, Troya Savaşı’nın gerçekten yapılıp yapılmadığı konusunda üç farklı alandaki verilerle bir sonuca ulaşmak durumdayız: Edebiyat (Homeros destanları), tarih (Hitit metinleri) ve arkeoloji (Hisarlık Tepe kazı sonuçları). Bu alanlardaki sonuçları şöyle özetleyebiliriz: Hisarlık Tepe yerleşmesi, M.Ö. 3000’lerden M.Ö. 1000’lere büyük bir güç olarak tüm Ege’de etkisini göstermiştir. Bu yerleşme Hitit metinlerinde adı geçen Wilusa/Tarwisa ile aynı yerdir. Hisarlık/Troya/Wilusa’da özellikle M.Ö. 1300’lerde tahribatlar söz konusudur. Bir savaşa işaret eden bu tahribatların sonuncusunun M.Ö. 1180’de gerçekleştiği arkeolojik olarak kanıtlanmıştır. M.Ö. 1400’lerden itibaren bu kent ile ilgili destanlar söylenegelmiştir. M.Ö. 8. yüzyılda Homeros, kendisine kadar sözlü gelenekle gelen bu destanı, özündeki gerçekliği koruyarak yeniden yazıya geçirmiştir. Destanda anlatılan olaylardaki gerçek öz ve Troya Savaşı, her geçen gün yeni verilerle biraz daha desteklenmektedir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.